Barış İçin Kadınlar
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR KAMPANYALAR SİTENE EKLE RSS İLETİŞİM KÜTÜPHANE

EN ÇOK OKUNANLAR

Barış Mücadelesinde Barış İçin Akademisyen Kadınlar'dan

Barış Mücadelesinde Barış İçin Akademisyen Kadınlar'dan

Tarih 17 Ocak 2017, 13:26 Editör

Barış İçin Akademisyenler Bildirisi'ne imza verdikleri için tutuklanan Meral Camcı ve Esra Mungan, cezaevinden çıktıktan sonra Sosyalist Kadın Dergisi'ne verdikleri röportajı, bildirinin yıldönümünde yeniden yayınlıyoruz.

"11 Ocak 2016'dan bugüne geçen bir yıl içinde, 'Bu Suça Ortak Olmayacağız' bildirisinin imzacıları olan akademisyenler, karşılığında gelen tüm baskı ve tehditlere karşın 'Barış' sözünün ardında durdular. Bu baskı ve tehditler, disiplin soruşturmalarından, işten atmalara, savcılık soruşturmasından, görevden uzaklaştırmalara, üniversite ve bölümlerde mobbingden gözaltı ve tutuklamalara dek çeşitlendi. Biz hâlâ ve daima barış sözümüzün arkasındayız.

Barış mücadelesinde kadınların yeri aşikâr. Akademisyenlerin sessiz tanıklıktan eyleyen ve müdahil eden özneler olarak toplumsal barış mücadelesine bilfiil katıldığı bu bir yıllık süreçte de kadın akademisyenler sayıca ve ağırlıkça "var" oldu ve olacaklar. Tüm mücadele alanlarında "var" oldukları gibi. Kurucu ve yapıcı konumlarda.

Aşağıdaki röportajlar, Bakırköy Kadın ve Çocuk Ceza ve Tevkif Evi'nde geçirdiğimiz kısa tutukluluk sürecinin hemen akabinde Sosyalist Kadın dergisindeki sevgili kadınlarca yapılmıştı.

Bizi geçen yılın başında olduğumuzdan daha güçlü, daha kararlı, daha vicdanlı, daha "görür" ve "hisseder" kılan bir süreçti ceza evinde geçen süreç. Çok biricik bir deneyimi ve dışarıda pek mümkün olmayan türden bir kadın dayanışmasını, kısa bir zaman dilimi içinde ancak çok yoğun yaşadık. Bambaşka bir duygudaşlığı yaşadık. Cezaevinden çıktıktan sonra da bizi oraya çağıran, orayı düşündüren, orayı "düşlerde" gördüren bir dostluk, yardımlaşma ve paylaşma.

An'ı paylaşmak. Zaman'ı paylaşmak. Duvarı, beton bahçeyi, tel örgülerle çerçevelenmiş bir avuç gökyüzünü paylaşmak. Yani bir anlamda çokluğu değil azlığı, karmaşa içinde yitip gideni değil yalınlığı, sadeliği. O azlık, yalınlık ve sadelik içinde çoğalan duyguyu, düşünceyi, sözü, müziği, dansı, sessizliği, okumayı ve yazmayı paylaşmak... İş'i paylaşmak. Biricik. Biricik olmakla birlikte, dışarıda da kurulabilmesi için bir yol öneren, umut vaad eden. Devam edebileceğine, kurulabileceğine dair umut veren türden bir paylaşım.

Barış Bildirisi'nin birinci yılında, nerede olursa olsun yaşamdan ve üretmekten yana olan kadınların barışı kuracağına umudumuzla BİKG'yle paylaşmak istiyoruz bu röportajları. Bakırköy Hapishanesi'ndeki koğuşlardaki, hücrelerdeki pek çok sevgili kadına, sevgiyle ve hasretle."

Meral Camcı, Esra Mungan
11 Ocak 2017

Meral Camcı Röportaj

1) Fırat’ın doğusunda yaşanan vahşete batıdan güçlü bir yanıt verilemediği koşullarda “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisiyle önemli bir duruş sergilediniz. Akademisyenler olarak yola çıkarken amaçladığınız neydi? Onurlu çıkışınızın Fırat’ın iki yakası arasında kardeşlik köprüsü olma açısından rolü ne oldu?

Bu bildirinin devletin Fırat’ın doğusunda uyguladığı meskün mahalde sivil insanlara dönük bir zorunlu göçe, ölümlere ve yaralanmalara, doğa ve kent yağmalarına yol açan savaş politikasını ifşa etmenin yanısıra, bir iradenin beyanı; elini taşın altına koyan, sorumluluk alan, müdahil olma arzusunu dillendiren bir öznenin sözü olduğunu söyleyebiliriz. Bu güçlü ve etkisi olan bir irade beyanıdır. Çünkü tanım gereği iktidara ters, eleştirel düşünce ve muhalif düşünce ve tutum üreten bir verili yapıdan, üniversiteden gelmiştir. Amaç elbette toplumsal barış ve eşitlik çağrısı yapmaktı. Çağrının yanısıra toplumsal barışın ivedilikle tesisinin gözlemcisi ve bir öznesi olunmak isteniyordu. Tanıklık, sessiz bir tanıklıktan müdahil tanıklığa evriltildi. Fırat’ın batısı açısından, sessizliği yırtmak ve çevre-çeperi toparlamak ve bir anlamda cezaevinde aynı odayı paylaştığım kıymetli bir yoldaşımın dediği gibi, “buz kırmak” gibi bir işleve de süreç içinde evrildiğini söylemek mümkün. Ben, savunmamda da belirttim. Kardeşlik, ötekinin acısına tanıklık etmekten çok, ötekinin acısını hissetmektir ve dillendirmektir. Acıyı birlikte sırtladığımızda, ses verdiğimizde ve sorundan değil, çözümden dem vurduğumuzda bir kardeşlikten söz edilebilir. Bu durumda bildiri köprü kuran işlevi görmüştür.

2) İmzacı akademisyenlerin %55’inin kadın olması önemli bir nokta. Bu sürecin örgütlenmesinde kadın aklı ve iradesinin yansımaları ne oldu?

Kadınların barış mücadelesinde her zaman öncü bir konumda olduklarını tarih göstermiştir. Kadın, nasıl yaşaması ve nasıl ölmesi gerektiğini sürekli olarak dayatan erkek devlet, erkek yargı ve erkek kolluk güçleri karşısında mücadele ederek ve giderek daha da güçlenmiştir. Hayatın her aşamasında kadın-erkek eşitsizliğinin doğrudan muhatabı, ezileni olarak bu ezme-ezilme ilişkisini idrak edip mücadele etmeye karar verdiği andan itibaren güçlüdür. Bunu tüm toplumsal mücadele alanlarında gözlemleyebiliriz. Akademi de bundan azade değildir. Akademi içinde statükocu, hiyerarşik ve emek sömürüsüne dair inşa edilen ne varsa kadınların aleyhine işlemektedir ve bunu tersine döndürmeye dönük tüm mücadelelerde doğal olarak kadınların rolü büyüktür. Toplumsal eşitlik ve barışın ivedilikle tesisine dair bu çağrıda da kadınlar öncü ve en çok emek harcayan kesimdir. Savaş politikalarını üreten ve uygulayanlar ne kadar erkekse barış mücadelesinin en ön safları da o kadar kadındır. Akademide kadınların var olma mücadelesiyle eşitlik ve toplumsal barış mücadelesinin birbirine koşut olduğunu düşünüyorum. Toplumsal mücadelenin tüm alanları birbirine koşut yürütülmelidir ve birbirini beslemelidir.

3) İstanbul Film Festivali’nde en iyi film ödülünü alan “Toz Bezi”filminin yönetmeni Ahu Öztürk “Ben ödülü Şırnak’ta çocuklarının ölüsünü buzdolabında saklayan annelerden, yurtdışında çocuğuyla vedalaşıp burada tekrar cezaevine gelen sevgili Meral Camcı’ya uzanan o yol adına alıyorum. Savaşlar önce kadınları ve çocukları vuracaksa barışı da kadınlar kuracak” demişti. Bu sözlerin sizdeki karşılığı ne oldu?

Bu sözleri cezaevinde okudum. O gün koğuşta nöbetçiydim. Gazeteleri kapıdan ben teslim aldım. Ortak alanda arkadaşlar gelene kadar gazete manşetlerine göz gezdirdim ve haberi gördüm. İlk etkisi şu oldu: Gözyaşları. Omuzdaşlığın ve duygudaşlığın birliğini duyumsamak. Bu çok güzel ve çok güç veren bir duygu. Apayrı yerlerdesiniz, apayrı mecralarda ve alanlarda, ama aynı şeyleri duyumsuyorsunuz. Aynı acıyı paylaşıyor ve birlikte bir çıkış yolu arıyorsunuz. Görünmeyen bir mücadele ağı var ve birlikte örüyorsunuz. Çıkınca filmin özel gösterimine gittim. Ahu Öztürk de beni görünce ağladı. Ancak, bu sefer sarılabildik birbirimize. Filmi izledim. İki Kürt, ev işçisi kadının hikayesi. Kimliğin, ait olunan sınıfın ve toplumsal cinsiyetin katmanlaştırdığı var oluş sarmalındaki kadınların hikayesi. Dupduru, yalın ve net anlatmış Ahu Öztürk. Tahakküm kurmayan, yönlendirmeyen, dikte etmeyen bir dil oluşturmuş kamerasıyla. Kadınların hikayelerini kadınlar anlatmalı diye düşündüm izlerken. İçinde bulunulan koşulları kadının penceresinden anlatmalı. Edebiyatta da, sinemada da. Anlatı nesnesi olan kadını anlatan özne de kadın olmalı. Bunun kadının toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesine katkısının büyük olacağını düşünüyorum. Buna koşut olarak da emek, demokrasi ve barış mücadelesine.

4) Hakkınızda yakalama kararı çıkarıldığında Paris’teydiniz. Tutuklanma ihtimaliniz yüksek olduğu halde ülkeye dönmenizin sebebi neydi?

Dönmemek bir seçenekti elbette. Bu seçenek sunuluyor size, siz talep etmeseniz de sunuluyor. Ancak benim için dönmemek bir seçenek bile değildi. Dönmek ve mücadeleye devam etmek, bedeli ne olursa olsun göğüslemek, vicdani ve iradi bir karar olduğu gibi, politik bir tutum ve hatta politik bir “eylem”di. Mücadelenin bir ‘an’ıydı ve haklı olduğunuz bir talebin arkasında durduğunuzu göstermenin bir yoluydu. Sonuç almaya kararlı olduğunuzu göstermenizin bir yoluydu.

5) Devlet bakımından hapishaneler bir “cezalandırma” mekanı olarak sistematize ediliyor. Sizin için nasıl oldu? Özgürlük tanımınız bakımından bir fark yarattı mı?

Hapsedilmek, üstünüze kapıların kilitlenmesi ve yaşam alanınızın duvarlarla, m2’lerle sınırlanması demek. Göğünüze de sınır çiziliyor, yerinize de. İradi hareket etme kabiliyetiniz sınırlanıyor. İradeniz bu anlamda elinizden alınıyor, evet. İstediğinizde kapıyı açıp çıkamazsınız. İstediğiniz zaman istediğiniz yerde ve kişilerle olamazsınız. Ancak özgürlük duvarların dışındayken de bu olmaktan çoktan çıkmış durumda artık. Duvarların dışındayken de iş yaşamında da, özellikle kent yaşamında, toplu taşımada ya da evde duvarların, sınırların içindesiniz. Kapıları kilitliyorsunuz. Bu kez içten kilitliyorsunuz sadece. Hatta kilitlerin sayısını arttırıyorsunuz. Özellikle büyük kentlerde artık üst katlara demir parmaklıklar takılıyor artan sayıda. İletişimsizlik, yalnızlık ve üretimsizlik had safhada. Özgürlük tanımınızı buradan kurarsanız hapishane ile dışarıdaki yaşam arasındaki halihazırda var olan benzerliği görebilirsiniz. Ancak, zihnin ve üretimin, kolektif yaşamın duvarlarla, kilitlerle sınırlanamayacağını, hapsedilemeyeceğini hissedebiliyorsunuz. Yaşamın özü, inceliklerle, yoktan var edilerek yeniden kuruluyor hapishane içinde bile. Bunu bizzat yaşadım ve gördüm kaldığım koğuşta. Üreten ve düşünen zihinleri hiç bir koşulda hapsedemeyeceklerini, cezalandıramayacaklarını gördüm.

6) Hapishanede onlarca kadına dokundunuz. Yaşamın üretilmesi ve paylaşılması açısından beklediğinizi buldunuz mu? Mesela kadın yoldaşlığı için ne söylemek istersiniz?

Beklediğimden fazlasını buldum. Kadın yoldaşlığının, kadın komünü içinde erkek dış dünyanın tüm tahakküm biçimlerinden arınmış bir ortamda kadının bireysel üretimini ne derece arttırabileceğini, var olan potansiyeli ne derece açığa çıkarabileceğini gördüm. Günlük yaşamın olağan ve zorunlu işlerinin paylaşılması ve işbölümü ile okuma, yazma, sportif ve zihinsel faaliyetler gibi üretimlere zaman kaldığına, günün uzadığına ve verimli kılındığına tanıklık ettim. Ancak, elbette sistematik-faşizan uygulamalar ile, tutsaklığın ne gibi mahrumiyetlere ve mağduriyetlere yol açtığına da tanıklık ettim. Cezaevi yönetiminin, Adalet Bakanlığı yönergesi uygulaması ile, tutsakların emekleri ve birikimleri ile, mücadele ederek genişlettikleri insani yaşam alanlarının- havalandırmadaki çiçekler, temizlik ekipmanları vs.- ne şekilde kısıtlandığına da tanıklık ettim. Hasta tutsakların mağduriyetlerine tanıklık ettim. Cezaevi içinde son derece kısıtlı imkanları olan yabancı uyruklu, siyahi ve genelde adli kadın tutsakların çok çok cüz-i ücretlerle temizlik ve yemek dağıtımı vs. işlerde çalıştırılarak emek sömürüsünün ve ırkçılığın bir başka yansımasına da burada bizzat maruz kaldıklarına tanıklık ettim. Bütün bu tanıklıklar bundan sonra tutsakların sağlık hizmetlerinden yararlanma vs.,her zemindeki mücadelelerine müdahil olma sorumluluğunu da yükledi bize. Kadın mücadelesinin bir alanı da kadın tutsakların hapishanelerde verdikleri mücadele alanıdır. Gerek adli, gerek siyasi erkek yargı, erkek devlet tahakkümü altında hapishanelerde var olma ve özgürlük mücadelesi veren kadın tutsaklarla dayanışmak ve mücadelenin ortaklaşalığını sağlamak, onları ve mücadelelerini görünür kılmak bizim için artık son derece elzemdir.

Esra Mungan Röportaj

SOSYALİST KADIN DERGİSİ RÖPORTAJI: Esra Mungan ile


1) Fırat’ın doğusunda yaşanan vahşete batıdan güçlü bir yanıt verilemediği koşullarda “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisiyle önemli bir duruş sergilediniz. Akademisyenler olarak yola çıkarken amaçladığınız neydi? Onurlu çıkışınız Fırat’ın iki yakası arasında kardeşlik köprüsü olma açısından rolü ne oldu?

Amacımız güçlü bir çıkış yapmaktı ve biraz da ezber bozmaktı. Aralık ayı boyunca birçok imza metni çıktı, kendince her iki tarafa seslenen metinlerdi bunlar. Biz ise yasal muhatabımızın devlet olması sebebiyle ve o devletin yasalar temelinde bize karşı yükümlü olması sebebiyle ona hitap etmek gereğini duyduk. O kadar ki varsın imza sayısı az olsun ama en azından daha net, daha berrak bir ses çıkarılmış olsun dedik. Benim için bizim metin ile önceki metinler arasındaki fark, diğerlerinin kullandığı “havalar çok sıcak, bundan dolayı kral normalden daha az giyinmiştir, tabii başka konjonktürel durumlar da var” tarzı uzun ve karmaşık ifadeler yerine çok net bir şekilde “kral çıplaktır, bu kabul edilemezdir” demesiydi. Diğer metinlerden farklı olarak bu metnin böylesi tepki görmesi de bu dolambaçsızlığından dolayı diye düşünüyorum. Fırat’ın iki yakası arasında kardeşlik köprüsü olmuş mudur, bu halen mümkün müdür onu bilmiyorum ama iki yaka arasında bir eşitlik köprüsü kurulması gerektiğini düşünüyorum ve bu imza metni bu uğurda çok küçük de olsa belki bir ilk taş döşemiştir. Barış Ünlü’nün çok önemsediğim “Türklük Sözleşmesi” önermesine atfen vurgulamak istiyorum, bu sözleşmeyi güçlü bir şekilde olağanüstü büyük bir bedel ödeyerek çatlatan ilk kişi İsmail Beşikçi hocadır, ondan sonra da belki bizim çıkışımız ikinci çıkıştır ve nihayet daha kalabalık bir çıkıştır, hatta bayağı kalabalık bir çıkıştır. Umarım bunun bu ülkede kadın-erkek, Alevi-Sünni gibi muazzam eşitsizlik eksenlerinde yürütülen mücadelelerdeki gibi Kürt-Türk eşitsizlik mücadelesinde küçük de olsa bir katkısı olmuştur.


2) İmzacı akademisyenlerin %55’inin kadın olması önemli bir nokta. Bu sürecin örgütlenmesinde kadın aklı ve iradesinin yansıma düzeyi ne oldu?

Muazzam oldu, zaten sadece son 10 yıldaki mücadelelere bakarsanız kadınlar iyice önde. Mesela HES’lere, madenlere, ranta karşı yürütülen mücadelelerde asıl söylenmesi gerekenleri o Karadeniz’deki, o Dersim’deki, o Cerrattepe’deki, o Güney Ege’deki ve Akdeniz’deki kadınlar öylesi daha net, berrak ve kıvırtmadan telaffuz ediyorlar ki. Yeşil Yol’a karşı protesto eden Doğu Karadenizli bir kadın, Fırat’ın doğusundan gelen bir muhabirin ablukalara ilişkin sorusuna karşılık “evladım, bizler burada doğamız için mücadele ediyoruz, siz orada canınız için mücadele ediyorsunuz” diyebildi, bir köylü kadınıydı... Ben kadınların gücüne çok inanıyorum, bunu içinde bulunduğum ortamlarda sürekli gözlemliyorum, galiba biz gerektiğinde daha cesur, daha dik, daha çalışkan ve daha inançlıyız. Bizim, artık barışın akademisyenleri diyeceğim, o kocaman topluluğumuzda da kadınlar hele de genç kadınlar o kadar daha cesur ve o kadar daha adanmışlar ki. Erkekler birçok kez akıl fikir vermeye meyil ederken bizler iş yapan taraf oluyoruz, kuran ve eyleyen taraf oluyoruz. Ara ara içimizdeki erkekleri de bununla yüzleştiriyoruz, onlar açısından da bence zihin açıcı bir deneyim oluyor. Hele de akademiya denen dünyadaki egoları düşündüğümüzde o tümüyle mütevazı ve kıpır kıpır iş yapan ve eyleyen kadınların, hele de genç kadınların varlığı çok değerli, o açıdan her yerde olduğu gibi akademiyada da yeni nesil kadınların varlığının çok dönüştürücü olacağını düşünüyorum, bu da tabii onları önceleyen kadın hareketi ve kadın hareketinin akademiya içindeki varlığı ile çok ilintili.

3) Siz tutuklanmadan önce Sur’a gittiniz. Akademik nöbet kapsamında gerçekleştirdiğiniz dayanışma eyleminde neler gözlemlediniz, Sur’dan batıya baktığınızda barış mücadelesinin yansımaları ne oldu?

Ben bu yakın zamanda geçtiğimiz Kasım başında Sur ilçe belediyesinin kadınlarının davetiyle gitmiş, yasakların kalktığı bir sırada Sur’u dolaşabilmiş, o kurşunlanmış Kurşunlu Camii’ni, o duvarlardaki eril, kirli yazılamaları görmüştüm ve insan denen canlıdan tiksinti duymuştum. Meğer o tablo göreceğim en kötü tablo değil imiş henüz. İkinci gidişim ise Aralık başındaydı, değerli avukat Tahir Elçi’nin göze göre göre hunharca öldürülmesi sonrası ailesine taziye ziyaretiydi. Oradaki acı yine çok güçlüydü ama bütün kent kenetlenmişti ve öfkeliydi. 12-13 Mart’ta ise gördüğüm Diyarbakır ki her yer abluka altında olduğu için aslında en az şeyi gördüğüm Diyarbakır idi, tek kelimeyle korkunçtu. Sur’daki Dicle Fırat Kültür Merkezi’nde nöbet tuttuk birkaç akademisyen arkadaşımla birlikte, ortam dehşet vericiydi, annelerin çığlığı, ölen çocukların ölü bedenlerini almak için verdikleri uğraş ve o haklı ve muazzam öfke! Öylesi bir öfke hissediyorsunuz ki ve aynı zamanda öylesi bir acı ve öylesi bir çaresizlik hissi.. İlk defa korkunç ve ürkütücü bir çaresizlik hissettim. Ara ara hepimizin gözlerinden sessiz sessiz yaşlar dökülüyordu, kendimizi tutamıyorduk. Bir anda birlikte masada oturduğumuz bir beyin küçük kızı babasının kucağından indi ve benim kucağıma oturup başını omuzuma yasladı. Yani o küçücük Kürt kızı beni teselli etme ihtiyacını hissetti. O anneler için o an yapabileceğim hiçbir şey yoktu, bu çok korkunç bir histi, içimden sürekli bunu her yerde görünür kılmamız lazım, bu meseleyi her yerde anlatmamız lazım diyordu ama bu yetecek mi, ne yapabiliriz, bu güzelim topraklara barışı nasıl getireceğiz diye düşündüm ve hakikaten ilk defa çok derin, çok karanlık bir umutsuzluk hissettim. Derken döner dönmez tutuklandım 10 Mart metnini okuyan diğer arkadaşlarımla birlikte ve böylece bir anda imza metnimizdeki meselemiz kendiliğinden çok daha görünür oldu, sanırım o coğrayfada da. Ve tam da bu beni 14 Mart günü amansız bir depresyondan kurtardı, yani tutuklanmam beni Sur’da düştüğüm o kapkaranlık ruh halinden bir anda kurtardı çünkü yeniden şükür ki bir mücadele alanı doğmuş oldu. Devlet cezalandırayım, susturayım derken işte yine tam tersi oldu. Galiba bizi bir türlü okuyamıyor anlayamıyorlar, bizi güçlü kılan belki tam da bu.


4) Aynı zamanda BİKG içerisinde yer alıyorsunuz. Barış mücadelesinde kadınların rolünün büyütülmesi bakımından gelinen aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu rolün daha da etkinleştirilebilmesi için neler yapılabilir?


Kadınlara barışın inşasında çok büyük bir rol düşüyor ve bu rolü özellikle 2009’dan itibaren giderek artan bir ivmeyle üstlendiler. BİKG muazzam bir oluşum, olağanüstü heterojen bir kadın topluluğu ve kadın olmalarından dolayı da olağanüstü çalışkan ve iş üreten bir grup. Ben 2013’te BİKG ile birçok şeye katılabildim ve orada tümüyle kadınlardan oluşan oluşumların ne kadar daha üretken olduğunu görebilme imkanım oldu. Bir kere yapılanma çok daha yatay ve daha iş odaklı, daha az mücadele ederken “kariyer yapma” ve “lider olma” deformasyonu var. Bu son saydığım ne yazık ki birçok sol yapılanmada hep bir hastalık olarak karşımıza çıkıyor. Kadınlarda o ismim öne çıksın hırsı daha az veya en azından çıkmak istediğinde de topluluk içinde tatlılıkla eritilebiliyor. Kadınlar bence hele de çözüm süreci durduğundan beri yapılması gereken birçok şey yapıyor. BİKG’in bu muazzam emeğini farklı kanallardan daha görünür kılıp desteklemek önemli olacaktır. Bu 2013-2016 sürecinde hem bir kadın olarak 2013’te BİKG’te emek verirken hem de tüm bu süre zarfında kadın bir akademisyen olarak bir şeyler yaparken gördüm ki ne yazık ki bazen titrın bir etkisi var, yani BİKG bir işi medyaya duyurmak istediğinde çok daha zorlanıyordu, akademisyenlere kıyasla. Bu tabii büyük bir haksızlıktı ama o zaman da akademisyenlerin içindeki kadınlar üzerinden o çabayı büyütmek bir yol olarak göründü ve nitekim hem Barış İçin Akademisyenler tarafında hem BİKG tarafında çalışan kadınlar var, yani güçlerimizi ortaklaştırıyoruz, birleştiriyoruz, bu çok değerli, bu son zamanlarda özellikle arttı.

5) AKP bildiriye karşı politik ve ideolojik bir tavır aldı. Tutuklanma kararınız da bunun göstergesi. Öte yandan Başbakan Davutoğlu’nun türban yasağına karşı aldığınız tutuma gönderme yapmasını bu tablo içerisinde nereye koyuyorsunuz?


Bazen bu insanların söylediklerinin ne kadar tuhaf olduğunu farketmiyorlar mı diye düşünüyorum ama sağ muhafazakar zihin haritası galiba öyle bir şey. Tek ilgilendiği kendi çıkarları ve kendi meselesi, onun dışındaki her türlü haksızlığa ve hak ihlalına kör. Bu çok aktif bir körlük benim görüşüme göre, baka baka görmeme hali gibi. Tabii ki bir kadın başörtüsü nedeniyle üniversiteden uzak tutulamaz, bu çok saçma ve tümüyle kabul edilemez bir hak ihlalidir, hele de 12 Eylül rejimiyle komünizme karşı bir “antidot” olarak devlet eliyle beslenen İslamın ve İslamlaştırma projesinin çerçevesinde yüzlerce erkek düşük puanlı hukuk fakültelerinden vs. mezun olurken bu büsbütün bir hilkat garibesidir. Siyasal islam ve islamlaşmayla, başörtülü kadınları üniversitelerden uzak tutularak mücadele edilebileceğini düşünenler ise feci yanılmıştır. Gayet iyi biliyoruz ki mevcut iktidar tam da bu kadınlara yönelik yapılan akıl almaz tek taraflı universitelerden uzak tutma gayretleri nedeniyle o kesimlerden şimdi bolca oy devşirebilmektedir, bu konudaki kendi iki yüzlü tavırlarına rağmen (meclise ilk başörtülü kadın milletvekillerinin nasıl girdiğini hatırlayalım, hiçbiri dürüst bir şekilde partileri tarafından başörtülü halleriyle aday gösterilip girmedi, çok tuhaf bir şekilde adeta arka kapıdan sokularak girdiler, ne kadar aşağılayıcı aslında...). Öte yandan sağ muhafazakar aklın kavramadığı şu, siz mesela bir akademisyenken aynı zamanda taşeron işçileri hakları için de mücadele edebildiğiniz, heteroseksüel iken LGBTİ bireylerin eşit hakları için mücadele edebildiğiniz, keza Kürt değil iken Kürt halkının, Alevi değil iken Alevi halkının eşit hakları için mücadele edebildiğiniz, kendinden olmayanlar için de mücadele etmenin temel bir etik mesele de olduğudur. Etik bir mesele diyorum çünkü siz kimi ayrıcalıklardan nasiplenirken eğer bu ayrıcalıklar kimilerinden sakınılıyorsa insanın buna güçlü bir itirazı olması gerekir yoksa o suça iştirak etmiştir. Ama sağ-muhafazakar kesim sadece kendi meseleleriyle ilgilenir. Mesela Merve Kavakçı 7 Haziran seçimlerinden sonra kızkardeşi meclise girince televizyona çıkarılmıştı, yanılmıyorsam Habertürk’e. Çok uzun bir programdı, kendisine zamanında meclisten nasıl çıkarıldığı üzerine soru sorulmuştu ve Merve Kavakçı 2 saat boyunca kendi mağduriyetini anlatırken aynı 90’lı yıllarda, kendisinden 5 yıl önce özünde benzer şekilde DEP’li milletvekillerinin nasıl çirkin bir milliyetçi refleksle seçilmiş oldukları meclisten çıkarıldıklarına dair tek kelime etmedi. İşte bu tipik bir sağ-muhafazakar aktif körlüktür, sanırım bu o zihin haritasının özünde olan bir şey , sadece kendi mağduriyetleriyle ilgilenmek...


6) Tutukluluğunuzun ilk iki haftasını tecrit koşullarında geçirdiniz. Bu tecrit politikasıyla hedeflenen neydi? Tecritin kırılması noktasında bir mücadele süreciniz var. Bu süreci bizimle paylaşır mısınız?

Tecriti sanırım sindirmek, irademizi kırmak için işlettiler. Zaten gelen yazıdaki gerekçelendirme o kadar abes idi ki yok konumum gereği koğuşta kalamazmışım, memur muşum, ki yanlış, bizler 657 no’lu memur kanununa bağlı değiliz, biz kamu görevlisiyiz. Zamanında Büşra hoca da koğuşta kalmıştı, yani baştan sona saçma idi bu gerekçelendirme. Sanırım bir yandan da oradaki insanlara değmemem de istendi. İki yol mevcuttu, ya daha sessiz arka planda üniversiteyi veya milletvekillerini araya sokup mücadele etmek veya daha sesli, buradaki hak ihlali güzelce teşhir ederek mücadele etmek. Ben her zaman toplumsal mücadeleye inanan biriyim. Tabii ki milletvekilleri de mücadele etti ama ben asıl bu kabul edilemez tecrit durumu sonucu oluşan kamuoyunun da müthiş bir baskı unsuru olmuş olduğunu düşünüyorum. Kamuoyunda kopan gürültü, herhalde buna vesile olmuş olmamdan dolayı da beni cezalandırmak için, benim daha da beter, hapishanenin en kötü yeri olan ceza hücresine üstelik de daracık, pis, tek kişilik yere tanımadığım biriyle konmama yol açtı ama bu sefer de yeni bir seferberlikle büsbütün kıyamet koptu ve 4 gün sonra beni 12 gündür talep ettiğim koğuşa aktarmak zorunda kaldılar. Onun için diyorum ki yaşasın gürültülü, kalabalık, birleşik mücadele!

7) Hapishanede onlarca kadına dokundunuz. Yaşamın üretilmesi ve paylaşılması bakımından beklediğinizi buldunuz mu? Mesela kadın yoldaşlığı için ne söylemek istersiniz?

İlk tutulduğum yer, ağırlaştırılmış müebbet hükmü alan adli kadınların kaldığı yerdi. Tecrite rağmen kadınlara ve bana günde 1 saatlik havalandırma süresi tanındığı için ve tüm tekli hücreler havalandırmayla hemzemin olduğundan her havalandırmaya çıkan kadın diğerlerimizin pencerelerini dolaşıp hal hatır soruyordu, bir ihtiyacımız olup olmadığını soruyordu. Bu beni olağanüstü duygulandırdı. Bu kadınların hikayelerini dinledim, notlar aldım ve saniye itibariyle aklım bu kadınların durumlarının nasıl iyileştirilebileceği yönünde çalıştı. Mesela hapishanede 6, 7, 8 yıldır tutuklu kalmış, hapishanenin iyi halini çok iyi bildiği bu kadınlar birden erkek adaletinin bu korkunç hükmünü alınca neden her türlü kursa katılım, tekstilde çalışma gibi haklarından mahrum bıraklısın? Adli mahpusların büyük çoğunluğu, benim gözlemlerime göre erkekler yüzünden hapishanede. Hukuk da zaten erkek devletin erkek hukuku, tecavüzcülerin, mastürbasyoncuların, pedofillerin serbest bırakıldığı bir hukuk tipi. Bu kadınlar bu hukuk tarafından birden ağırlaştırımış müebbet gibi orantısız bir hüküm alırken (mesela konuştuğum 3 kadının da daha önce hiçbir sabıkası yok iken) mi birden “caniye” dönüşüyor ve onun için her türlü kurs gibi, tekstil atolyesi gibi insani dokunuşlu yerden uzak tutulmak zorunda? O hapishanede o kadınlar tutukluyken yıllarca gözlemlenebiliyorken ve iyi halleri varken neden birden bu imkanları ellerinden alınıyor? Bir ömürboyu tekli bir hücrede günde sadece 1 saatlik havalandırmayla bu kadınları ölüme yatırıyorlar, bu kabul edilemez. Hele de yabancı kadınların bir de ciddi parasal sorunları var çünkü hapishanede her şey parayla. Hücrelere baktığımda, Gürcistanlı güpgüzel, konservatuvar çıkışlı piyanist bir kadının ve annesinin hücresini gördüğümde dehşete düştüm çünkü yoksullaşmıştılar çünkü kendilerine para verebilecek kimse yoktu ve çalışma hakları, ağırlaştırılmış müebbet cezaları nedeniyle ellerinden alınmıştı, hapishanede yıllarca süren tutukluluk dönemlerindeki iyi hallerine rağmen, bu artık hem manevi hem maddi yolla kadınları ölüme yatırmadır! Üstelik o anne-kızın davasına ilişkin bilgi topladığımda bariz boşluklar, ihmalkârlıklar gördüm, umarım o dosyalar da kadın avukat arkadaşlarım yoluyla ele alınabilir, kendilerine kimi bilgileri aktardım.
Bir de daha ötedeki havalandırmaya ait yine ağırlaştırılmış müebbet cezası alan kadınlar vardı, onlardan biri siyasi bir hükümlüydü, ismimin anonsunu duyar duymaz bana seslendi, o güzel kadın da her şeyiyle bana olağanüstü destek oldu, o da hiç unutmayacağım bir başka kadın mesela. Bana onun tutuklu olduğunu ama kendi seçimiyle tekli hücrede kaldığını söylemişlerdi ama sonra öğrendim ki o da ağırlaştırılmış müebbet hükmü almış ve ondan dolayı tekli hücrede. Bu tip tuhaf dezenformasyonlar çok yoğun bir şekilde hapishane içi dolaşıma sokuluyordu...
Siyasi koğuş ise bambaşka bir dünyaydı, oradaki kadınların bir komün olarak kurdukları yaşam olağanüstü idi. Hala orayı ve o kadınları olağanüstü özlüyorum. Kadın her yerde yaşam kurabilen biri, buna sürekli tanık olduk Meral’le. O kadar güzel, o kadar saf bir ilişkilenme ki, kendimi bir topluluk içinde hiç bu kadar güven içinde hissetmedim diyebilirim, hele de bu hapishane ortamı içinde bu hissi edinebilmek o kadar değerli ki, demek ki o kadınlar ne kadar dürüst bir yaşantı kurdular ki bize bu muazzam güven ve sevgi hissini verebildiler. İşte bu dürüst, güzel ve yaşam kurucu kadınların özgürlüğü için de bizim bu topraklara barışı getirmemiz lazım çünkü bu 40 günlük hapis hayatımda gördüm ki dışarıda olması gereken birçok kişi içeride ve içeride olması gereken birçok kişi dışarıda, yani tersine dünya...

Sevgiler, esra :)

Bu haber 1078 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Manşet

Her Yaşama 1 Oda Kampanyası

Her Yaşama 1 Oda Kampanyası Sur, Cizre ve Silopi için başlattığımız HerYaşama1oda kampanyası devam ediyor.

4 Mayıs barış için kadın Konferansı programı

4 Mayıs barış için kadın Konferansı programı Bu konferans yoluyla sizleri içinde bulunduğumuz sürecin kalıcı ve gerçek bir barışa evrilmesi için taleplerimizi v...


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi